-DİĞER KONULAR- => Diğer Konular... => Bilgi Dolabı => Konuyu başlatan: Nisa Aktürk - 04 Aralık 2007, 16:50:47

Başlık: Doğan Cüceloğlundan bir Alındı
Gönderen: Nisa Aktürk - 04 Aralık 2007, 16:50:47
Arkadaşlar biraz uzun  ama :) cok güzel sıkılmadan okunuyor, çocuğu olanlar özellikle okusun lütfen


Yazan: Doğan Cüceloğlu

Kaliforniya'da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi'nde öğretim

üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan

birkız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu

özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel bir

kızdı;gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir

öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu.

Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün bir

pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim,

ilk aklımdan geçen, 'Armudun iyisini ayılar yer' düşüncesi oldu.

Yukarıda

özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi

yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek

kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi.

Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra

öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir

üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula

devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak

istiyor. Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra

ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla

anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:

'Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?

'Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım

kendisini ''Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?

Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan

kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak

kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda

Sally'nin mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.'

Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, 'O şahane bir

insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim' dedi.

O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir

kadının erkeğine, 'Sen benim kahramanımsın' duygusu içinde bakmasının erkeğe

verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi,

hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım.

'Nasıl yani?' dedim.

'Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu

bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa

ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor;

onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor.

Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat

oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor,

geceleri ona bakıyor.'

Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en

yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış

görünüşe göre yargılıyor ve onu 'ayı' olarak görüyordum. İçimdeki

pislikten utandım. Bir süre sonra Sally'nin içinde yetiştiği aile

ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama

baktığım zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer' diye

düşündüm?

Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık sık bu benzetmeyi duyarak

büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse,

Sally'nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı.

Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los

Angeles'in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış.

Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını

sordum. 'Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak

isteyeceklerdir,' dedi ve iki gün sonra, 'Ailemle konuştum; sizinle

tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler,' dedi. Dört-beş hafta

sonra San Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin yaşadığı kasaba

yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra

yoluma devam edebilirdim.

Bu planımı Sally'e söylediğimde Sally, 'O gün ben de aileme

gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz,' dedi. Ailesine haber

verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long

Beach'ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında

Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık. Sally'nin babası George

orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi. Brian'ın, en

ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı.

Ziyaret ettiğim bu güleryüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten

dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally'nin babası George'un

torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o

kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir davranış

olduğu belliydi. Sally'ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi

konuştuğunu sordum. 'Evet' yanıtını alınca, kendisi çocukken de

babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum. 'Evet,

biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur;

ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz', dedi.

Tüylerim diken diken oldu. Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan

psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz

hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra

kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra

onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür

ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki

öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde

diz çökerek konuşan dede George'a 'Beyefendi, çocukların göz hizasına

inerek konuşuyorsunuz!' dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek,

'Tabii, onlar küçük insanlar!' yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı

ki, bu bakış sanki 'Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes

yapıyordur; sen yapmıyor musun?' diyordu.

O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.

Bu güleryüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally'nin

ağabeyi Brian'ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret

yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme

havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin

zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon

çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış,

Koreli bir işadamı Los Anegeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek için

helikopterle saat 14'te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu

olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu

şöyle açıkladı: 'Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat başbaşa

geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary'le randevum var. Çocuklar

çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun,

büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.

Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik

verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi

kadar önemliydi. Brian'ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu,

bir 'keşke' olmayacak.

Sally'e sordum: 'Baban seninle randevulaşır mıydı?'

'Evet', dedi, 'yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla başbaşa

zaman geçirirdi. Ve ilave etti, 'Biz böyle gördük, böyle biliyoruz.

Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!'. Gülümseyerek, 'Nereden

biliyorsun?' diye sordum.

'Biz Frank'le konuştuk' diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha

doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.

Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın

karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da

acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce

kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim

yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı. Ve son

durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.

Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan sonra ne

yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım

kitaplar,verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, 'Ne

yapabilirim?' sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir. Sally'nin

içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun

davranışlarınaşimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde

yetiştiği ailede, varoluşun beş boyutunu da doya doya

yaşayabilmişti.

Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk,

'Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye

layıksın', mesajı alır ve çocuğun CAN'ı beslenir.

Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman geçirmek

istiyorum, seni özledim', mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu

mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel

mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, 'Ben sevilmeye layık biriyim!'

diye yoğrulur.

Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, varoluşun

beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN'dır.

 

Doğan Cüceloğlu